versatile, airy, unstable and bad-tempered... gelecek seçimde kadıköy kadife sokak muhtar adayı.
personal catherine earnshaw
The history of women’s liberation in Norway
There are long political traditions stretching back to the nascent fight for women’s emancipation in the nineteenth century. As early as 1854, Norwegian women acquired inheritance rights. But it was not until the 1890s that married women gained…
The Restoration (1660-1702) began when Charles II returned to England after his exile in France. With his turning back, the monarchy was reestablished after a short republic period. Although this made the monarchy supporters satisfied, there were still many people who are against this type of ruling. That made the Restoration is a very complicated time and that directly affected the literature of this era.
The complexity of this period caused the satirical forms develop much more than other literary forms. The writers of Restoration criticised not only the political and social situation of England but also their contemporaries’ works. They were generally under influence of French literature because the French court was passing through a great literary tradition. As the French writers adopted the Ancient Greek and Roman literary order, English literature also head towards to Neoclassicism. They started to criticise even the great masterpieces of Elizabethan Age. Many modern literary forms such as novel, history writing, travel writing, and journalism started to develop during the Restoration Age.
Although Restoration literature was the age of satire, it was very alive and various. John Dryden was the most important and predominant writer of this age. This period was also named as Age of Dryden. He achieved nearly all contemporary literary forms including drama, essay, satire, ode, traslations, and lyric poem. He embraced all Neoclassical manners in his works. He wrote satire works, not so many lyric poems. In his poems, he used heroic couplet which was used by almost very poet after him. He gave importance to reason and intellectual stimulation, he mentioned about his feelings very rarely. In 1668, he became poet lauret but twenty years later when the James II was removed from the throne, he lost this title and this caused him to have some financial problems. Nevertheless, he made money from his writings and translations without any financial supporters.
John Dryden was such a prolific writer that he produced nearly all modern forms of literature. He was a successful literary critic, political satire writer, playwright, and poet. He also translated some works of Ovid, Virgil, Boccacio into English. While his heroic plays made him famous in his era, John Dryden was the father of English criticism. He did not hesitate to critise mankind and important figures of his age.
Among all his lyric poems, probably the most admirable one is A Song for St. Cecilia’s Day which was written in 1687. This poem tried to reflect the effect of music and it was dedicated to St. Cecilia who is the patron saint of musicians and Church music. Another lyric poem written by John Dryden is Alexander’s Feast or The Power of Music. In this poem, he wanted to show how Alexander’s feelings change according to music and his feelings such as pride, mercy, love, and anger. Both of these poems are two of the most beautiful lyrics in the Restoration. Nonetheless, John Dryden is an important figure not in lyrical poems but in satirical poems. Also the Restoration is not the age of lyrics but the age of criticism.
A receipt buried in my crumbling paperback copy of James Joyce’s Finnegans Wake shows that during his lunch hour on September 9, 1965, my grandfather — presumably in an alcoholic haze and definitely packing a concealed .45 caliber pistol — stumbled into Doubleday Books on Fifth Avenue and…
Bazen keskin ve acımasız olabiliyorum. Bazen de isyankar oluyorum. Kendime hakim olamıyorum. Kederli bir özgürlük gibi…
Böyle anlatıyor kendisini Ibsen’nin ünlü protagonisti Hedda Gabler. Onunla ilgili en yalın analiz de bu belki de. İBB Şehir Tiyatroları’nın 2011-2012 sezonu yeni oyunlarından Hedda Gabler, Hedda’nın bu yönünü başarıyla ortaya koymuş. Dramaturjik açıdan oyundaki bazı mühim noktaları değiştirmiş olmaları ise beni bu yazıyı yazmayı itti.
Kimdir bu Hedda Gabler? Önce bundan bahsedelim… 1890 yılında, modern tiyatronun en büyük oyun yazarlarından biri olarak kabul edilen Norveçli Henrik Ibsen tarafından yaratılan Hedda Gabler, aynı isimli oyunun başkarakteri. (Oyuna ismini verdiğinden, kendisi için edebi dilde eponymous heroine demek doğru olacaktır.)
18 Nisan’da Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde prömiyer yaptı Hedda Gabler. Ejlert Lövborg’u oynayan Mert Tanık haricinde tüm oyuncu kadrosunu çok başarılı buldum. Özellikle Hedda Gabler’i canlandıran Şebnem Köstem ve Yargıç Brack’ı oynayan Eraslan Sağlam bu karakterlere çok şey katmışlar. Bilhassa Eraslan Sağlam’ın Yargıç Brack yorumunu sahnedeki en ufak bir nesnenin yerinin dahi belli olduğu bir Ibsen oyununa çok farklı, iddialı ve çok başarılı bir bakış açısı olmuş. Tebrik etmek lazım.
Yine bir iddia ve başarı unsuru olarak Hedda’nın kısacık ve platin sarısı şaçlarının da dikkat çektiğini söylemek istiyorum. ”Hedda Gabler 2012 yılında yaşasaydı hangi saç modelini kullanırdı?” sorunun doğru yanıtlarından biri bu olsa gerek; fakat ”Hedda Gabler 2012 yılında yaşasaydı bu oyun ne kadar anlamlı olurdu?” sorusu benim kafamdakinden farklı olarak yanıtlanılmış dramaturg ve yönetmen tarafından.
1890 yılında yazılmış bu oyunu modern dünyaya uyarlamak ne denli mümkündür tartışılır. Ben, modern bir uyarlamanın oyunun anlamından çok şey götüreceği kanısındayım. Eğitimli, zeki ve aristokratik bir geçmişe sahip Hedda’yı -dönemin şartları düşünülmediği takdirde- yeni yaşam tarzı, kendisinden çok farklı olan eşi, istemediği bir bebek ne tarz bir psikolojiye sokuyor anlamak pek de kolay değil.
Öncelikle bir başkarakter olarak Hedda’nın en büyük sorunu herhangi bir şey üretmiyor oluşu. Thea ve Lövborg’un ilişkisini kıskanmasının, ikisinin ”çocuğu” olan kitabı parçalamasının, birilerinin hayatında bir etkisi olmasını istemesinin ve bu bağlamda Lövborg’u intihar etmesi için yüreklendirmesinin ardında hep bir şeyler üretme isteği var. Son derece zeki ve hırslı bir kadın olarak Hedda’nın 1890ların sonlarında yapabileceği hiçbir meslek,üretebileceği hiçbir şey onun kişiliğine uygun değil. En büyük tutkusu general babasından kalan silahlarla oynamak olan bir kadın tümden 1890 yılına uygun bir kadın değil aslında… Peki 2012’ye uygun mudur? Şu bir gerçek ki Hedda gibi bir kadın bu yüzyılda okuyarak, çalışarak, üreterek çok şeyler başabilir ve Hedda’nın aksine kendi trajik sonunu hazırlayıp bir anti-kahraman olmak yerine gerçek bir kahraman olabilir.
Bunun yanı sıra evlenmeden önce Lövborg’un maceralarını dinlemekten büyük keyif aldığını öğrendiğimiz Hedda’nın bu yüzyılda neden kendisini bu eve, bu çevreye hapsetmiş olduğunu gerçekten anlamıyoruz izleyici olarak. Hayatı boyuca hep gerçek bir hayat tutkusu beslemiş Hedda, hayatını yaşamak yerine neden bunca acı çekiyor ve çektiriyor, kafalarda soru işareti yaratıyor.
Sonuç olarak perdelerini henüz açmış olan Hedda Gabler birçok açıdan gerçekten çok başarılı bir yapım. Ancak dramaturjik açıdan sınıfta kalmış gibi geldi bana. Modern olarak uyarlama fikri oyunun feminist okumasını öldürecek bir hareket olmuş. Ortadan kaldırılan feminist düşünceye günümüzden de bir şey eklenilmeyince oyunun düşünsel yapı taşlarından biri yok edilmiş gibi. Yine de oyuncuların ve yönetmenin bugün ve Ibsen dünyası arasında kurabildikleri köprü hayli başarılı. Şiddetle tavsiye edilir bu yüzden.
“Mariana” by Sir John Everett Millais (1851).
She only said, ‘My life is dreary,
He cometh not,’ she said;
She said, ‘I am aweary, aweary,’
I would that I were dead!’
from Mariana by Lord Alfred Tennyson.

